The Marginalian
Düşünce · 1 sa önce · 4 dk okuma
Gelincikten Öğrenmek: Annie Dillard’ın Yaşama Dair Düşünceleri

Varoluşun en önemli sorusuna “evet” diye yanıt verdiğimizi varsayalım. Geriye tek bir soru kalır: Bu hayatı nasıl yaşamalıyız? Yanıtı bulmak için felsefe, şiir, kutsal metinler ve kişisel gelişim kitapları ürettik; yine de hayat, uçsuz bucaksız ve kayıtsız hâliyle karşımızda sessizce duruyor. Başparmaklarımızı kullanabilmemizi sağlayan, ama kendi üzerine düşünebilen bir bilinçle bizi sıradan bir hayatta kalma hâlinden hoşnutsuz kılan da o. İsteklerin yabanında yolunu kaybeden, durmadan düşünen hayvanlar bizleriz. Walt Whitman’ın *Çimen Yaprakları*’nda yazdığı gibi, diğer hayvanlar “durumlarından yakınmaz, karanlıkta günahları için ağlayarak uyanık yatmaz” ve eşya sahibi olma tutkusuyla deliye dönmez.
Whitman’dan yaklaşık bir buçuk yüzyıl sonra Annie Dillard, insan hayatını nasıl yaşayabileceğimize dair bir örnek ararken başka bir hayvana yönelir. Önce bir misk sıçanından bilinçsizce, kendiliğinden davranmayı öğrenen Dillard, 1982’de yayımlanan *Teaching a Stone to Talk* adlı kitabındaki “Gelincik” denemesinde, bakışını berraklaştıran bir karşılaşmayı anlatır. Denemenin merkezinde, doğada ilk kez gördüğü bir gelincikle göz göze geldiği an vardır.
Dillard’ın evi yakınlarındaki Hollins Göleti, sığlığıyla dikkat çeken, iki dönümlük bir yerdir: suyu yalnızca birkaç santim derinliğindedir ve yüzeyini binlerce nilüfer yaprağı kaplar. Kışın sığ suda duran sığırların uzaktan görünüşü, Dillard’a mucizenin tasasızlığını hatırlatır. Yazınsa nilüferler suyun üzerinde yeşil bir düzlük oluşturur; karatavuklar yaprakların üzerinde yürürken suyun altında sülükler, kerevitler ve sazanlar yaşar. Burası, otoyola ve ev sıralarına yakın bir banliyö parçasıdır; çalılıkların altında misk sıçanı yuvaları ya da bira kutuları bulunur. Yine de yabani güller, zehirli sarmaşıklar, tarlalar ve ormanlar, motosiklet izleri arasında yumurtalarını bırakan kaplumbağalarla iç içedir.
Bir akşam güneş batarken Dillard, göletin kıyısında yosun tutmuş devrilmiş bir ağacın üzerine oturur. Nilüferlerin, altlarında ilerleyen bir sazanın yolu boyunca hafifçe aralandığını seyreder. Sarı bir kuş sağında belirip arkasına doğru uçunca başını çevirir; bir sonraki anda, dört adım ötesinde çalının altından çıkmakta olan bir gelinciğe bakmaktadır. Gelincik yaklaşık yirmi beş santim uzunluğunda, meyve ağacı renginde, kaslı ve ince bir şerit gibidir. Küçük, sivri yüzü ve aşağıya doğru yayılan bembeyaz kürküyle Dillard’ın karşısında kıpırtısız durur.
İkisi de şaşkınlıkla donakalır. Dillard, bakışlarının kilitlendiğini ve sanki birinin anahtarı fırlatıp attığını yazar. Karşılaşmayı, birbirini hiç beklemeden, başka şeyler düşünürken ıssız bir patikada karşılaşan iki âşığın ya da ölümcül düşmanın bakışına benzetir. Bu, karnına inen bir darbe olduğu kadar zihnini aydınlatan bir çarpmadır. Akciğerleri boşalır; orman devrilir, tarlalar yerinden oynar, gölet çekilir. Dünya, iki gözün açtığı karanlık boşluğa doğru çözülüp yuvarlanır. Bir insanla böyle bakışsaydık, kafataslarımız parçalanıp omuzlarımıza düşerdi, der Dillard. Ama insanlar gözlerini böyle kullanmaz; kafataslarımız yerinde kalır.
Gelincik yabani gül çalısının altına kaybolunca Dillard, onun hayatını düşünür. Bir gelinciğin günlüğü, der, “çamurdaki izler, bir tüy serpintisi, fare kanı ve kemiklerinden” ibarettir: bir araya getirilmemiş, birbirine bağlanmamış, rüzgârda savrulan yapraklar gibi. Dillard bu karşılaşmanın ardından “nasıl yaşanacağını öğrenmek, ya da hatırlamak” istediğini söyler. Bir hayvandan nasıl yaşayacağına dair doğrudan bir reçete alamaz; onun gibi sıcak kan emmesi ya da ayak izlerini kusursuzca takip etmesi gerekmez. Fakat önyargı ve amaçlarla gölgelenmemiş, bedensel varoluşun saflığına ve bir tür zihinsel dinginliğe dair bir şey öğrenebilir.
Gelincik zorunluluk içinde yaşar; insan ise seçimler arasında kalır, zorunluluktan nefret eder ve sonunda onun pençelerinde ölür. Dillard, gelincik gibi yaşamayı; zamana ve ölüme açık olmayı, her şeyi fark edip hiçbir şeyi biriktirmemeyi, önüne geleni keskin ve kararlı bir iradeyle seçmeyi diler. Vahşi hayvanın zaman deneyiminde olaylar, fark edilmeden akıp gider ve doğrudan içe alınır. Böyle bir varoluş hâline ulaşmak insan için zordur; bunu bir başkasıyla paylaşmaksa daha da zor.
Yine de Dillard, iki insanın da bu şekilde yaşayabileceğini sorar: Birbirlerinin varlığını, yağan kar gibi, her yerde ve itirazsızca kabul ederek göl kıyısında, yabani gülün altında yaşayabilirler mi? “Yaşayabiliriz,” diye yanıtlar; çünkü insanlar dilerlerse yoksulluk, bekârlık, itaat, hatta sessizlik yemini eder. Mesele, insanı çağıran şeyi beceriyle ve esneklikle izlemek, en canlı ve duyarlı noktasını bulup onun nabzına bağlanmaktır. Gelincik hiçbir şeye saldırmaz; her an, kendisi için tek ve kaçınılmaz olana boyun eğerek yaşar. Dillard’a göre insan da kendi zorunluluğunu kavrayıp bırakmamalı, onun götürdüğü yere gitmelidir. Nasıl yaşarsak yaşayalım bizi bekleyen ölüm bile, kendimizi gerçekten kaptırdığımız o çağrıdan bizi ayıramaz.
Yapay zekâ ile Türkçeye aktarıldı.
Orijinal yazıyı oku