The Marginalian
Düşünce · 1 sa önce · 3 dk okuma
C.S. Lewis’ten yaratıcı bir yaşamın gündelik düzeni

Yaratıcı bir yaşamın, benim deneyimime göre, iki temel dayanağı var: Kendini düzenli olarak hayranlık uyandıran şeylerin yoluna çıkarmak ve karşılaştıklarını alabilmek için aradan çekilmek. Hayranlık, büyülenmek gibi, denetleyebileceğiniz, planlayabileceğiniz ya da iradenizle çağırabileceğiniz bir şey değil; ansızın başınıza gelir, sizi sarar, kendiliğinden ve davetsizce üzerinize dökülür. İşin görünürdeki paradoksu şu: Kendiliğindenliğe alan açan şey düzendir. Günün saatlerini düzenleyen, bu büyülü anlara yer açıp o yeri koruyan bir yapı gerekir.
Saatlerimizi nasıl geçireceğimiz, günlerimizi nasıl biçimlendireceğimiz insan yaşamının en çetin sorunlarından biri olabilir. Herkes için geçerli, kusursuz ve kalıcı bir çözüm yok; çünkü yanıt, her birimizin kendine özgü koşullarına bağlı. Yine de başkalarından öğrenebilir, farklı yaklaşımlardan parçalar ödünç alıp kendimize uygun bir düzen kurabiliriz. Hem uygulanabilir hem derinlikli örneklerden biri, C.S. Lewis’in *Surprised by Joy* adlı anı kitabında anlattığı günlük program. Lewis, *Narnia Günlükleri*’nin tohumlarının atılmaya başladığı, yaratıcı verimliliğinin ve odaklanmasının özellikle güçlü olduğu bir döneme dönüp bakıyor.
Lewis’in günü kahvaltıyla saat tam sekizde başlıyor; saat dokuzda masasının başında oluyor ve bire kadar okuyor ya da yazıyor. Saat on bir civarında iyi bir çay ya da kahve gelirse, ne âlâ. Öğle yemeği tam birde masada olmalı; en geç ikide yola çıkıyor. Nadir durumlar dışında yanında bir arkadaşı olmuyor. Lewis’e göre yürümek ve konuşmak iki büyük zevk, ama bunları bir araya getirmek hata: Kendi sesimiz, dış dünyanın seslerini ve sessizliklerini bastırıyor. Birlikte yürünecek doğru dost, kırların her hâlinden aynı ölçüde zevk alan; bir bakışın, bir duraksamanın, hatta hafif bir dirseklemenin bile bu ortak keyfi anlatmaya yettiği kişi.
Lewis’in kendine özgü bir bakış taşıyan bir yazar olmasının yanı sıra, yaşadığı dönemin ve kültürün de ürünü olduğu görülüyor. Yürüyüşten dönüşü, çayın gelişiyle tam aynı ana rastlamalı ve saat dördü çeyrek geçmemeli. Çay yalnız içilmeli; yanında hafif bir şeyler yenmeli. Yürümekle konuşmanın aksine, yemekle okumayı “çok güzel biçimde birleşen iki zevk” sayan Lewis, sofrada hep bir kitap bulunduruyor. Ancak şiir değil: Lewis’e göre sofrada şiir okumak neredeyse dine saygısızlık olurdu. Bunun yerine, herhangi bir yerinden açılabilecek, gevşek yapılı, dedikodulu bir kitap öneriyor. Kendi çağımızda internetin tamamı böyle bir kitap gibi görülebilir; Lewis’in örnekleri ise *Tristram Shandy* ve *Anatomy of Melancholy* idi.
Saat beşte yeniden çalışmaya koyuluyor ve yediye kadar masasının başında kalıyor. Akşam yemeğiyle birlikte ve sonrasında sohbet ya da daha hafif okumalar geliyor. Arkadaşlarıyla geceyi uzatmadığı sürece saat on biri geçmeden yatağa girmek için bir neden görmüyor. Günün bütün bu düzenini ayakta tutan önemli bir koşul daha var: Mektupların neredeyse hiç olmaması ve kapıyı çalan postacıdan asla ürkmemek. Lewis, o mutlu günlerde haftada yalnızca iki mektup alıp yanıtladığını anlatıyor. Biri görev gereği babasından geliyordu; diğeri ise en yakın dostu Arthur’dan. Haftanın en güzel anı olan bu mektuplarda ikisi de kendilerini sarhoş eden sevinci kâğıda döküyordu.
Bütün bu düzenin ve dışarıdan gelen kesintilere karşı kurulan korumanın amacı tek bir şey: Hayatın işaretini almayı öğrenen bir hayal gücü yetiştirmek. Yaratıcı çalışmalarımız, o işaretin bir tür çevirisi. Lewis, doğanın yaratıcılığı nasıl beslediğini bilim açıklamadan çok önce, doğayla karşılaşmakla ilham perisiyle karşılaşmak arasında bir bağ kuruyor. Ormana da boş sayfaya da, evrene de tuvale de yaklaşırken önerdiği yalın: “Tam bir teslimiyet ilk adımdır… Ağzını kapat; gözlerini ve kulaklarını aç. Orada olanı içine al; orada ne olabileceğini ya da başka bir yerde ne bulunduğunu düşünme.”
Yapay zekâ ile Türkçeye aktarıldı.
Orijinal yazıyı oku