Literary Hub
Kültür ve sanat · 2 sa önce · 4 dk okuma
Bu haftanın beş dikkat çekici kitap eleştirisi

Bu seçkide Andrew Martin, Zito Madu, A. O. Scott, Emma Hager ve Melissa Harrison’ın beş yeni kitaba dair değerlendirmeleri bir araya geliyor. Patrick deWitt’in *Dodge City*’sinden Rebecca Perry’nin *May We Feed the King*’ine uzanan kitaplar, türlerin sınırlarını, Amerikan kültürünü, tarih anlatısını ve okurun kesinlik arzusunu sorguluyor.
Andrew Martin’e göre Patrick deWitt’in romanları, birbirinden çok farklı türlere açılmalarına rağmen belirgin bir ortak sese sahip. Yazar bazen bağımlılığı gerçekçi bir dille anlatıyor, bazen eski usul bir western ya da sınıf hicvi kuruyor; kitaplarını bir edebiyat romancısından çok, her filminde başka türleri deneyen eski bir stüdyo yönetmeninin işleri gibi düşünmek mümkün. Özellikle kendine özgü, hafif resmî tınılı diyalogları ve tuhaf karşılaşmalarla ilerleyen anlatısı bu kitapları birbirine bağlıyor. *Dodge City*’de Lee, ailesinin kriz içindeki üyelerini ziyaret ediyor. Roman büyük çatışmalardan çok, barok denebilecek ölçüde kendine zarar verici davranışlara ve bunların daha yumuşak bir tonda sunuluşuna odaklanıyor. Martin, 1967’de geçen bu hikâyenin bugün neden önemli olduğunu da soruyor: Ona göre deWitt, vicdanına aykırı şiddet talep eden otoriter bir yönetime karşı bazen en cesur seçimin reddetmek olduğunu hatırlatıyor.
Zito Madu, Chuck Klosterman’ın *Football* kitabındaki temel iddiayı ele alıyor: Amerika’nın en popüler ve en kazançlı sporu olan futbolun, uzak bir gelecekte ortadan kalkacağı düşüncesi. Klosterman bu çöküşü bugünden hayal etmenin güçlüğünü kabul ediyor; ancak Madu’ya göre kitap, sporun sonunu tartışırken aynı zamanda onu kusursuz bir oyun gibi savunuyor. Bu yüzden yazarın tezi kendi içindeki çelişkilerden kurtulamıyor. Madu, futbolun şiddetini ve sınıfsal yapısını da sorguluyor: Takımların televizyon gelirlerini paylaşmasını “sosyalizm” diye nitelemek, milyarder sahiplerin kapalı bir sistemdeki kârını ve oyuncularla sahipler arasındaki güç farkını göz ardı ediyor. Futbolun Amerikan kültürüyle bağının açık olduğunu düşünen Madu, bu bağın ülkenin askerî şiddetiyle ve sporun şiddetli yanlarından alınan hazla da ilişkili olduğunu savunuyor. Klosterman’ın kitabıysa ona göre futbol hakkındaki yerleşik mitleri yeterince ciddiyetle sınamıyor.
A. O. Scott, Ayad Akhtar’ın *The Radiance* romanını tek bir türe yerleştirmenin kitabın canlılığını kaçıracağını söylüyor. Eser kampüs romanı, fikir romanı, tıbbi gizem ve manevi arayış anlatısı olarak okunabilir; Akhtar bu biçimleri, tür sınıflandırmalarının sınırlarını bulandırmak için bir arada kullanıyor. Üniversite ortamında geçen bölümler, hırs, öğrenme ve arzuyu hicivle melodram arasında gidip gelen bir gerilimle ele alıyor. Scott’a göre romandaki gençlerin kimlik, travma ve ideoloji etrafındaki çatışmaları tanıdık olsa da Akhtar, kültür savaşının iki tarafındaki kesin kabulleri hedef alıyor. Yazar bunu daha önce *Homeland Elegies*’de ve Pulitzer ödüllü *Disgraced* oyununda da yapmıştı; bu eserlerde İslamofobik hoşgörüsüzlüğü ve liberal çokkültürlülüğün kendinden emin tavrını eşit ölçüde eleştirmişti. Romanın anlatıcısı yaşadıklarını yazıya dökememekten kaygılansa da Scott, Akhtar’ın aradığı kelimeleri bulduğunu düşünüyor.
Emma Hager’a göre Devyn Defoe’nun *Burnside* romanı, liberal NIMBY anlayışının—başkalarının ihtiyaçlarını kabul ederken değişimin kendi çevresinde yaşanmasına karşı çıkmanın—aldatıcı yanlarını karanlık bir alegoriyle anlatıyor. Hikâyedeki dünya; soygun, saldırı ve aşırı dozların sıradanlaştığı, felaketin sürekli yaklaştığı çürümüş bir California. Tuhaf ayrıntılar ve kara mizah başlangıçta eğlenceli olsa da Hager, romanın bu kasvetli tonu uzun süre sürdürmesinin yorucu hâle geldiğini belirtiyor. Kitabın toplumsal yıkıma dair somut bir açıklama sunmaktan çok, bölgenin ruhsal özünü aradığını; ancak ahlaki sorumluluk çağrılarının romanın acımasızlığı içinde güçsüz kaldığını düşünüyor. Sacramento’nun karanlık tarihine ve meşhur suçlarına yapılan göndermeler ona yerel, tersyüz edilmiş bir övgü havası verse de bu parçalar bugünün ekolojik felaketi ve toplumsal çözülmesiyle tam olarak birleşmiyor. Yine de Hager, bu uyumsuzluğun *Burnside*’ı California’ya özgü bir roman hâline getirdiğini söylüyor.
Melissa Harrison’ın değerlendirdiği Rebecca Perry imzalı *May We Feed the King*, isimsiz bir kralın ve saraydaki odaları ziyarete hazırlayan isimsiz bir küratörün hikâyelerini parçalı biçimde sunuyor. Okur olayları kapı aralıklarından, pencerelerden ve yarım duyulmuş konuşmalardan izler gibi; bakış açıları istikrarsız, ipuçları eksik. Her şeye gücü yeten kralın en basit arzusu bile başkalarının eliyle yerine getirilirken, güç onun kişisel özgürlüğünü elinden alıyor. Perry’nin şiirleri T. S. Eliot Ödülü kısa listesine girmiş; kitapta da sahneler kısa, açılı ve şaşırtıcı görüntüler hâlinde beliriyor. Roman, tarihin ya da birlikte yaşadığımız insanların hayatlarının ne kadar azını gerçekten bilebileceğimizi düşündürüyor. Okur kralın hikâyesini anlamak için parçaları birleştirmeye çalışıyor, fakat Perry kesinliği esirgiyor. Harrison’a göre kitabın ödülü de burada: Okuru hem eğlendiriyor hem de geçmişi açıklığa kavuşturma isteğiyle baş başa bırakıyor.
Yapay zekâ ile Türkçeye aktarıldı.
Orijinal yazıyı oku