Big Think
Düşünce · 2 sa önce · 4 dk okuma
Ünlü sözleri biliyoruz; peki ne anlama geldiklerini anlıyor muyuz?

Marie Antoinette’e büyük bir haksızlık yapıldı. Giyotinle idam edilmesinden söz etmiyoruz: Bu, bir anda olup biter. İftira ise yüzyıllarca sürer. Fransız Devrimi sırasında kraliçe; Avusturya casusu, ahlaksız ve savurgan biri olarak karalandı. Köylülerin ekmeği olmadığını duyunca “Bırakın pasta yesinler” dediği de bu karalama kampanyasının en bilinen parçası oldu. Oysa Eli Burnstein’ın *Phrased & Confused: The Curious Meanings of Timeless Quotations* adlı kitabında anlattığı üzere, Antoinette bu sözü hiç söylemedi. Burnstein’a göre otuz yedi yaşında giyotine gönderilen, siyasi gücü olmayan Maria Antonia Josepha, devrimin en büyük günah keçilerinden biriydi.
Kanadalı mizah yazarı Burnstein’ın amacı yalnızca tarihin ünlü sözlerine dair yanlışları düzeltmek değil. Robert Frost “daha az gidilmiş yolu” seçmeyi öğütlemedi; şiirdeki anlatıcı, o yolu seçtiğini kendi kendine söyler. Havari Pavlus da “para bütün kötülüklerin anasıdır” demedi; sözünü ettiği, paraya duyulan sevgiydi. “Teksas’la uğraşma” sloganı da başta eyalet gururunu değil, yollara çöp atılmasını önlemeyi hedefleyen bir kampanyayı tanıtıyordu.
Burnstein, kısa ama doyurucu bölümlerde, sık sık karşılaştığımız ve çoğu zaman anlamını sorgulamadan tekrarladığımız sözleri inceliyor. Karl Marx’ın “Din halkların afyonudur”, T. S. Eliot’ın “İyi sanatçılar ödünç alır, büyük sanatçılar çalar” ve Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” ifadelerini yalnızca sayfadaki sözcükler olarak görmüyor: Her birini başlı başına bir sanat eseri gibi ele alıyor. Kitaptaki diğer kırk iki sözün kimi şaşırtıcı, kimi komik, kimi yüce; hepsi düşünmeye değer. Burnstein’a göre sanat, kesin yanıtlar vermeyen sorularla bizi baştan çıkarır; hayal gücümüzü harekete geçirerek dünyayı ilk kez görüyormuşuz gibi deneyimlememizi sağlar. Birkaç sözcükten oluşan ustalıklı ifadeler de bunu başarabilir.
Büyük sanatın içinde çoğu zaman bir miktar kafa karışıklığı vardır. Burnstein, “Kafa karışıklığı kitabın canlandırıcı ruhu,” diyor; komik ya da güzel bir şey insanı bir an için hazırlıksız yakalar. “Gül gül gibidir”, “Buda’yla karşılaşırsan Buda’yı öldür” ya da “Güzellik hakikattir, hakikat güzellik” gibi sözler ilk bakışta açıklık kazanmaz. Burnstein, onları anlamak için alıntıları bağlamları içinde okumuş, akademisyenlerin çalışmalarına başvurmuş, yazarları ve diğer eserlerini incelemiş; gerektiğinde farklı çevirileri karşılaştırmış. Yine de kitabı yazarken sık sık zorlandığını söylüyor.
Hatta anlamı açıkmış gibi duran sözler, bazen en güç anlaşılanlarmış. Friedrich Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözü de bunlardan biri. İlk anda ateizme dair basit bir ifade gibi görünse de Burnstein, Nietzsche’nin düşüncesinin aynı anda pek çok ses taşıdığını vurguluyor. Bu söz, onun yorumunda, “göklerin başımıza yıkılmasından” aşağı kalmayan bir felaketi anlatıyor: Değerlerimiz, ahlakımız, ideallerimiz; amaç ve anlam duygumuz; istikrarlı hakikat ve ortak dünya görüşü fikrimiz sarsılıyor.
Burnstein, yazının ve onun etrafında kurduğumuz ortak anlamın da bugün tehlike altında olduğunu düşünüyor. Eğlence ve bilgi için görüntülerle konuşmaya yönelirken, okuduklarımız ve yazdıklarımız giderek mesajlara, paylaşımlara ve iş e-postalarına dönüşüyor. Günlük tutmak ya da uzun mektuplar yazmak gibi, insanı söyledikleri üzerine düşünmeye teşvik eden biçimler azalıyor. Sosyal medya ise hem ne söyleyeceğimizi hem de bunu ne kadar uzatabileceğimizi sınırlıyor; nüanslı düşünceleri yavaşça kurmak yerine, tek yanlı görüşleri hızla paylaşmayı ödüllendiriyor. Burnstein’ın çözüm önerisi basit: Daha çok okumak ve daha çok yazmak.
Yapay zekânın yazıya yardım ettiği dönemde bu öneri daha da anlam kazanıyor. Burnstein, dil becerilerini bir kullanım kılavuzundan çok antrenmanla geliştirmeye benzetiyor: İyi romanlar okumak, dilsel yetilerimizi çalıştırıyor. Dilin gücünü duyumsayarak okunan büyük bir romanın, yazma becerimizi herhangi bir el kitabından daha çok geliştirebileceğini söylüyor. Üstelik bu öğrenme, yazının keyif, güzellik ve yoğunluk taşıyan anlarına bağlı.
Burnstein kitabını Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” ifadesiyle bitiriyor. Arendt bu düşünceye, milyonlarca Yahudinin Nazi ölüm kamplarına taşınmasındaki kilit rolü nedeniyle yargılanan Adolf Eichmann’ın duruşmasını izledikten sonra ulaşmıştı. Karşısında nefretle dolu, sıra dışı bir canavar değil, Burnstein’ın deyişiyle “ortalama bir bürokrat” bulmuştu. Arendt’in çözümlemesi, kötülüğü yalnızca aşırı ve istisnai figürlerde aramamak gerektiğini hatırlatıyor: Birbirimize fazla benzememize ve giderek katılaşan ideolojilerin içine kapanmamıza karşı tetikte olmalıyız. Burnstein’ın kitabı, ünlü sözlere son noktayı koymaktan çok, birkaç sözcüğün düşüncemizi nasıl altüst edip berraklaştırabileceğine bakmaya davet ediyor.
Yapay zekâ ile Türkçeye aktarıldı.
Orijinal yazıyı oku